in your face etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
in your face etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2011 Salı

Herşey çok güzel olur mu?

Yeni sezonun ilk yazısı bir yerli in your face olan 'Aşk Şarkısı' hakkında...














Çok değil, beş yıl öncesine kadar ‘memleket tiyatrosu’ mevzuu, ortak bir serzeniş eşliğinde açılırdı: “Sahne mi var doğru dürüst…” Genç tiyatrocular ‘şehir’ ya da ‘devlet’e atamazsa kapağı, ‘özellere’ ispatlayamazlarsa kendilerini kalıverirlerdi içlerindeki hevesle. Bir dert daha vardı hem: “Yerli oyun yazarımız yok!” Sonrası şu meşhur klişe: “Zaten tiyatro ölü bir sanat artık…” Üniversite tiyatrosu geleneğinden gelen yarı profesyonel gruplar (gündüz mühendis, bankacı, akşam tiyatrocu olanlar…) Beyoğlu’ndaki tek tük sahnelerde hem metin seçimleri hem de oyunculuk anlayışlarıyla alternatif bir soluk olurken, ‘okullu oyuncular’ için durum pek parlak değildi...
Memleket sathına, DOT’un cesur çeviri oyunlarıyla giriş yapan, İngiltere’den ithal ‘in your face’ (Suratına tiyatro) akımı o vakitlerde yetişti imdada. Takip eden yıllarda olanlarsa, tiyatroyu gerçekten sevenlerin içini ferahlatacak kadar dağıttı, manzaradaki pusu. Beyoğlu ve Kadıköy hattında birbiri ardına yeni mekânlar açıldı, açılıyor. Daha güzeli bu adreslerin büyük kısmı 20’li yaşlarını süren genç tiyatrocuların gözüpek girişimlerinin ürünü… Daha da güzeli var. İki yıldır, oralardan yükselen sesler sadece yabancı yazarların ‘in your face’lerine değil, yazma konusunda da ürkek davranmayan tiyatroculardan çıkan, bizden meseleleri işaret ediyor. ‘Kan, şiddet, gözyaşı ve küfürde’ sınır tanımayan, kelimenin gerçek anlamıyla seyircinin ‘suratına’ oynanan bu oyunlarda artık sadece İngiliz gençlerinin dertlerini değil, buralardan yalnızlık, şiddet, savaş, aile öyküleri de izliyoruz.
Başrolde aile var
Geçtiğimiz hafta prömiyer yapan ‘Aşk Şarkısı’ gelinen noktayı kendi başına özetleyen bir örnek. Oyun 26 yaşındaki Cihan Sağlam’ın kaleminden. Beykent Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu olan Sağlam, Asmalımescit’te küçük bir daireyi tiyatroya dönüştürmüş. Yemenici Abdüllatif Sokak’taki ‘The Club’, Sağlam’ın yazdığı dört oyuna sahne oluyor. Genç yazar-yönetmen var olan metinleri çevirmektense ‘bize ait’ bir şeyler anlatma gereği duymuş. ‘Aşk Şarkısı’ da diğer metinleri ‘Neverland’, ‘Retro’ ve ‘Stockholm’ gibi bu niyetle oluşmuş.
Geçen yıl sezonu yine ‘in your face’ tanımına girebilecek bir yerli oyun olan ‘Limonata’ ile kapatmış biri olarak, bu yıl açılışı ‘Aşk Şarkısı’ ile yapmak anlamlı oldu. ‘Aile’yi didikleyen ‘Limonata’dan sonra, ‘Aşk Şarkısı’ da merkezine ‘aileyi’ alıyor.
Figüranlık ve televizyon karşısında bira içmekten kalan zamanlarında iki oğluna küfürler savuran bir babayla erkenden ölen çilekeş bir annenin oğluyla giriyoruz hikâyeye. Bu genç adamın kendinden büyük bir eski Yeşilçam oyuncusuna abayı neden yaktığını ilk 15 dakikada anlamlandıramasak da yanıtı ‘anne eksikliği’ duygusunda buluyoruz.
Mühendislik okumuş ama müzik grubuyla ‘yırtmayı’ hayal eden, onca şiddete karşın ‘Ne de olsa babamızdır’ hissiyatındaki yumuşak huylu ağabey; onun Bosna’dan kaçmış, ‘dilsiz’ sevgilisi; kariyerinin son yıllarında ekmek parasını erotik filmlerden çıkarmış, kızı tarafından terk edilmiş orta yaşlı yalnız kadın ve umutsuz bir baba… Sağlam; genç adamın ne yapacağını bilememe halini bu karakterler arasında dönen, detayı bol bir öyküyle anlatıyor. Arada, bir ‘Her şey çok güzel olacak’ havası esiyor sahnede, aralarındaki buzları, ‘dolapta bekleyen vanilyalı dondurmanın’ eritmesini umarak…
Âşık genç Cavit Çetin Güner tüm oyunu tek başına sürükleyecek enerjide. Lakin genç adamın sevdalandığı eski Yeşilçam artisti rolündeki Serap Oral’la oyunculuk tarzları, ilk sahneden itibaren uyumsuz geliyor göze. Oral’ın, Güner’e ve diğer oyunculara kıyasla ağır akan, dramatik oyunculuğu bilinçli bir tercih değilse, yumuşatılmaya ihtiyaç duyuyor. Alanın darlığı uzun sigara ve itiş kakış sahneleri için handikap olsa da seyri asıl ağırlaştıran, 1 saat 45 dakikalık süre. ‘In your face’in olmazsa olmazı sert küfürlerse, gereğinden fazla savruluyor havaya. Baba daha az küfretse de biz seyirci olarak o gaddarlığı ve çaresizliği ziyadesiyle algılayacakmışız gibi…
Tüm bunların ötesinde oyun başka bir his uyandırıyor: Seyirciler için ‘Her şey kesinlikle daha güzel olacak.’ Belli ki aile, askerlik gibi dikenli konulara bundan sonra daha da çok korkusuz genç el uzanacak; “Yer yok, metin yok” söylenmelerinin de yavaş yavaş sonu gelecek.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

İnsanlığın ‘tilt’ olduğu an…






Bağımsız yazar ve oyuncuların işbirliğinin ürünü olan Volt Tiyatro’su, ‘Tilt’ ile seyirciyi, sıradan insanın hayatına sızmış, gücünü kapitalist düzenden alan şiddetle yüzleştiriyor
 



“Pinball oyununu oynarken öyle bir an vardır ki topa müdahale edemezsiniz, top iki kolun tam ortasından süzülerek iner. Makineyi sallamanızın, taktiklerinizin ve tecrübenizin anlamını yitirdiği ve oyunu kaybettiğiniz an. Hikâyelerin hepsi bu ‘tilt’ olma anıyla sonlanıyor diyebiliriz.” Yazarı Ebru Nihan Celkan, Aslıhan Erguvan yönetmenliğinde, Volt Tiyatrosu tarafından sahnelenen ‘Tilt’in isim öyküsünü bu sözcüklerle anlatıyor.
Birbirinden bağımsız beş küçük öykü anlatıyor Celkan, ‘Tilt’te. İşinde gücünde, ‘normal’ bir hayatı olan seyirciye hem çok uzak, hem de kıyısından geçme ihtimalinin hiç de düşük olmadığı öyküler. İntihar etmek üzere olan iyi giyimli, birçoklarının hayalini kurduğu konforlu bir hayat süren genç adamın (Levent Can) kendini sorguladığı monologu izliyoruz ilkin. İkinci öyküde spiker (Beyza Hüseyinoğlu) sürekli sunduğu savaş haberlerinden birine bizzat şahit olduktan sonra yaşadığı ikilemle karşılaşıyor, medyanın ‘acımasız’ yüzünü temsil eden yönetmeniyle (Ömer Akgüllü) yaşadığı tartışmaya tanıklık ediyoruz. Üçüncü öyküde biri Arap (Cem Bayurgil), diğeri Amerikalı (Sezgi Mengi) iki çocuğun online olarak Playstation’da savaş oyunu oynayışlarına dahil oluyoruz. Saplantılı bir şekilde ‘joysticklere’ asılan çocukların en büyük zevki sanal da olsa öldürmek. Dördüncü bölümde İkinci Dünya savaşı sırasında annesinin yanlış ilaç kullanımı nedeniyle kolsuz kalan genç kız (Mine Tugay) ve sevgilisi (Murat Garibağaoğlu) arasındaki ürkütücü tartışma çıkıyor karşımıza. Genç kız, kendisi de toplum normlarında göre pek ‘normal’ kabul edilmeyecek sevgilisini, kendisini öldürmesi için ikna etmeye çalışıyor. Son bölümde soğukkanlı ve duygusuz devlet memuruyla (Murat Mahmutyazıcıoğlu) acılı ve şaşkın bir anne (Şerif Sezer) oturuyor bir masanın iki ucunda. İntihar bombacısı olarak can vermiş kızının cesedini (aslında parçalarını) almaya gelmiş annenin çaresizce, kızının da ‘normal’ biri olduğunu ispatlama çabası var sahnede.

‘Durdur şu playstation’ı, sokağa çık!’

Kulağa son derece ilgisiz ve bağlantısız gibi gelse de hikâyeler ‘in your face’ (Suratına tiyatro) türünde sıkça karşılaştığımız bir şey yapıp, vahşi kapitalist düzenin sıradan insana ettiklerini, sistem tarafından sarmalanan her bireyin – kendisi farkında olmasa da – nasıl zavallı hallere düştüğünün örneklerini sunuyor.
Yazar Celkan, ‘suratına’ türünü sadece içerik olarak değil biçim olarak da çok önemsediğini anlatıyor: “Hiyerarşiyi ortadan kaldırıp seyirciyle oyuncuyu karşı karşıya getiriyor, seyirci kendisini gördüklerinden ayıramıyor. Ve bu durum pek çok seyircide olan bitene müdahale etme isteği uyandırıyor. ‘Durdur şu playstation’ı ve sokağa çık, hayata karış’ dedirtiyor. İnsanların ‘Bu konu beni ilgilendirmez’ şeklindeki duruşlarını bu yöntemle zorlamak istiyorum. Seyircilerin tiyatrodan ayrılırken, girdikleri insandan farklı biri olarak salonu terk etmelerini düşlüyorum.”

Yönetmen Erguvan ise “Mesafeyi kaldırmayı seyirciyi de oyuna dâhil etmeyi, aslında
sınırların nerede başlayıp nerede bitmediğini bilmek hoşuma gidiyor. Yani oyunun tam da
içinde olmak... Savaşın, aşırı tüketimin, güç dengelerindeki sürekli değişimin ortasındayız.
Varlığımıza bu kadar anlam yüklemek saçma. Vahşiyiz, parçalıyoruz, yiyoruz. Daha çok, hep daha çok, sistemler kuruyoruz, bu sistemlerde çürüyoruz. Rahatsızım. Bir de üstüne teknolojiyle beraber vahşiliğimizi güncelleyip geliştiriyoruz. Sistem bir gün kendi kendini çökertecek. Bu oyunda hoşlanmadığım ama dile getirmek istediğim birçok şey var. Ben de dahil bazılarımıza bu vahşilik fiziki olarak dokunmasa da, bu umutsuzluk içten içe bizi yiyip bitiyor. Bu umutsuzluk, bu çıkışsızlık ortasında, görünmeyen bütün sınırların birden ortadan kalkması ve o vahşiliğin içine birebir dahil olma ihtimali, bu metni seçme nedenim oldu” diye anlatıyor, ‘Tilt’i yaratma sürecindeki ‘derdini’.

‘Şiddetin sıradanlaşması’ bile bizatihi bir klişe oldu çıktı artık evet. Yine de olan biteni yakın mesafede görmek, zihin açıcı olabilir. “İnsanlar filmlerde izledikleri ölüm ve şiddet sahnelerinden daha çok etkilenir oldu, gerçek insan hikâyeleri anlamını kaybetti. Bu korkunç değil mi? Şiddetin ve ölümlerin kabul edilebilir ve sıradan olması beni ürkütüyor. ‘Tilt’ bu korkunun yazdırdığı bir oyun” diyor, oyunu kaleme alan genç yazar Ebru Nihan Celkan. Haksız olduğunu kim iddia edebilir?