26 Ekim 2011 Çarşamba

Kulağınıza fısıldanacak, sadece size oynanacak bir oyuna hazır mısınız?

  
Bu oyunda tek başınızasınız. Sadece siz, yani seyirci; bir de oyuncu. Dizinizin dibinde, kulağınıza doğru, göz göze oynayacak size; üç oyuncu da. Anlatacağıma 'Başbaşa ya da yüzyüze tiyatro' demek uygun olabilir. Şimdilik 'Tiyatro Artı'nın ifadesini kullanalım: 'Tek seyircilik oyun.'


Daha önce 'Bir Takip Oyunu'nda, seyirciye kulaklıklarla sokaklarda 'oyunlu bir gezinti' yaptırmıştı, aynı ekip. Bu sefer mekân içindeler. Tüm kalıpları yıkarak cesur seyir deneyimi yaratmışlar. Sürprizi bozmamak lazım; üstü kapalı olarak hadise şu şekilde cereyan etmekte: ‘Tiyatro Artı'nın Harbiye’deki yeri 'Mekân Artı'yı arayıp randevu alıyorsunuz. 55 dakika süren oyuna, 15 dakikada bir yeni seyirci alabiliyorlar, oyunu perdelerle koridorlara bölünmüş bir alanda oynadıkları için. Demir kapıdan içeri tek başınıza giriyorsunuz. Loş ortamı, gerilimli bir müzik kaplamış. Karşınıza çıkan projeksiyon ekranındaki mesaj, gördüğünüz sandalyeye oturup, kulaklıkları takmanızı söylüyor. Video performanslarını izlemeye başlıyorsunuz. Bir cinayet soruşturmasına üçüncü gözsünüz artık ya da belki de bizzat sorgu memuru...

Cinayet öncesi ve sonrasının tanıkları rolündeki Ayça Damgacı, Memet Ali Alabora, Şebnem Sönmez ve Suat Sungur başlıyor anlatmaya. İpuçlarını birleştirmek size düşecek belli ki... Ardından karşınızda aralanan perdeden çıkan el, sizi sonraki bölmeye alıyor; oyuncuyla başbaşa olduğunuz anlardan ilki başlıyor... Karşılıklı dizdize oturup, siyah perdelerde çevrili ortamda ‘zanlının’ alaycı bir ifadeyle anlattıklarını dinleyeceksiniz. Diğer iki bölümde de tek tek karşılarına ya da yanlarına alıp sizi, anlatacak olayın üç tarafı; ‘kanlı geceyi’ kendi açısından. Zanlı, maktulün karısı ve maktül...

Aynı olayı birbirini tutmayan detaylarla dinledikçe, 'gerçekliği' sorgularken bulacaksınız kendinizi. En azından amaç bu olsa gerek... Peki, aslında ne oluyor? Bu deneyimi herkes başka türlü yaşayacaktır ama metnin derdine kafa yormayı zorlaştıran bir seyir hali bu. Tedirgin edici, "Şimdi ne olacak?" hissinin geçmediği, insanı "Acaba sorularımla ters köşeye yatırmam bekleniyor mu benden? Yoksa dinleyip dinleyip çıksam mı?" ikilemine sokan bir reji. Bir yandan da "Cinayeti aydınlatacak konumdayım" diye düşünebiliyorsunuz.

Koltuğunuza kurulup izleyeceğiniz bir oyun değil. Eski usül 'interaktif' oyunlardan ya da 'suratınıza doğru' oynananlardan da değil. ‘Tek seyircilik oyun’ fikri, seyirciyle-oyuncu arasındaki mesafeyi tamamen kaldıran, icabında seyircinin kendiliğinden oyuna dahil olması için açık kapı bırakan bir yöntem. Ryūnosuke Akutagava'nın 'Çalılıklar Arasında' öyküsünden uyarlayarak ‘Üç Kişi’yi sahneye koyan isim; Ufuk Tan Altunkaya. Genç yönetmenin; Akira Kurosawa tarafından 'Rashomon' adıyla sinemaya uyarlanan bu öyküyü seçme sebeplerinden biri de öykünün yapısının kafasındaki konsepte denk düşmesi. 'Bir Takip Oyunu'nu da kendisinin hazırladığı bilgisiyle, 'tek seyirci' anlayışına olan merakını kendisinden dinledim: "Bu çağda bir öykünün içine girebilmek çok zor. Üç boyutlu film bile etkilemiyor seyirciyi. Ama tek seyircilik oyunda kaçış yok gibi. Oyun, sizi içine alıyor. Sahne hilelerine başvurmaya da gerek olmuyor."

Metne konsantre olmak zor olsa da oyuna dahil olmak açısından ‘Üç Kişi' hedefine ulaşıyor. Bir cinayet soruşturmasının içinde ama daha mühimi bir oyunun tam orta yerinde buluyor seyirci kendini. Sorular sorarak, kendisine ‘dökülen’ tarafı tersleyerek ya da teskin ederek misal, oyuna katılmak da serbest; klasik bir tiyatro salonundaymış gibi davranıp, dinleyip çıkmak da. Oyuncular da hikâyeden kopmadan sonsuz bir doğaçlama (Tabii karşılarındaki, oyuna katılmayı seçen bir seyirciyse) yapmak durumunda. 'Üç Kişi' ekibi bu görevi layıkıyla getiriyor yerine.
Ama ‘Üç Kişi’nin asıl düşündürdüğü şu: Tiyatro, seyirciyle mesafeyi kaldırmak ya da seyirciyi gittikçe daha fazla rahatsız etmek zorunda mı? Tribünleri biraz daha hareketlendirmez, izleyiciyi metnin içine sokmazsa olmaz mı? Artık hiçbir şeyin şaşırtmadığı bir çağda yanıt "Evet" belki de. Kendi yanıtınızı bulmak için bir randevu alın derim...


Adı gibi ‘bulanık’ haller…





İngiltere’nin üretken in your face yazarlarından Simon Stephens’in çarpıcı metinlerinden ‘Pornografi’ ve ‘Punk Rock’ı DOT sahnelerinde görmüştük. Bu sezon yeni bir metni, Engin Hepileri’nin yönetmenliğinde bir İkinci Kat prodüksiyonu olarak sahnede. Yıllarca Kenterler’de sahneye çıkan Hepileri, belli ki metni gerçekten çok sevmiş, sahiplenmiş ve Londra’da nisanda prömiyer yapan oyunu Türkiye’de sahnelemek için Deniz Türkali, Erkan Avcı, Erkan Pekbay, Defne Halman, Cengiz Bozkurt ve Yeşim Koçak’tan oluşan deneyimli ekibi bir araya getirmiş. Lakin ‘Bulanık’, orijinal adıyla ‘Wastwater’ kullanışlı, sade sahne tasarımına ve başarılı oyunculuklarına rağmen, metnin kendisinden kaynaklanan bir aksamayla seyirciyi içine alamıyor.
30’ar dakikalık epizotlarda, üç çiftin (telaşlı koruyucu anne–yeni bir hayat kurmak üzere Kanada’ya uçmaya hazırlanan sorunlu oğul; otel odasında buluşan polis&porno oyuncusu kadın-matematik öğretmeni erkek; Uzakdoğu’dan kaçırılan bir çocuğu ‘satın almak’ üzere bekleyen adam-çocuk ticareti yapan genç kadın), birbirlerinden habersiz, aynı anda yaşadıkları gerilimli anlara tanık oluyoruz. Her öykünün detayında bir çocuk istismarı vakası yatmakta ki üçüncü öyküde kendini açıktan belli eden bir durum bu. Bir havaalanına yakın mekânlarda geçen kesitleri izledikçe görüyoruz ki karakterler birbirlerine temas etmiş, hayatlarının farklı dönemlerinde. Mutlulukları, kişisel tatminleri ya da para için insanlık suçu işleyenler, birer umutsuz vaka olan kadınlar ve adamlar, bahsettiklerimiz. Ve hepimiz biliyoruz ki oyunun da işaret ettiği gibi dünyamız (batının müreffeh ülkeleri de gelişmekte olanlar da) ‘kötülükle’ dolup taşmakta. Çocuklar cinsel istismara maruz kalabilmekte, kadın bedenleri porno sektöründe tükenebilmekte, aileler nedense illa çocuk sahibi olmak isteyip sonra da onlara sahip çıkamamakta vs… Biliyoruz, çok vahşi bir dünya burası. Ama neticede ‘Bulanık’ bir eksiklik, bir “Peki sonra?” tadı bırakıyor. Metindeki kapalılık, sahnede oyunun tıpkı Türkçe ismi gibi ‘bulanık’ bir ifade oluşmasına sebep oluyor.

Metnin istediklerini söyleyememesi bir yana koyarsak; başta Cengiz Bozkurt’un tedirginliğini ağır ve sade ifadeleriyle verdiği performansı, oyunculuklar ve yönetim yerli yerinde. Yine de not düşmeden olmaz: Oyunun Londra, Royal Court Tiyatrosu’nda sahnelenen versiyonunun fotoğraflarından anladığım, kostüm ve bazı dekor seçimlerinde orijinaline fazlasıyla sadık kalınmış olduğu. Kıyaslamayı birkaç kare fotoğraf üzerinden yapmanın olanaksız olduğunu kabul ederek, Katie Mitchell’in yönettiği ‘Wastwater’ ile Engin Hepileri’nin yönettiği ‘Bulanık’ arasında belirgin yorum farkları olduğunu umut edelim. 

13 Ekim 2011 Perşembe

75 dakikalık 'Bir seks işçisinin öyküsü nasıl anlatılır?' dersi...


Talimhane'nin geçen sezondan devam eden oyunu 'Önce bir boşluk oldu...'yu hem başlıktaki sebepten hem de Esra Bezen Bilgin'in performansı için görmeli



Malum, son on gündür ‘tiyatro’ kelimesinin –en azından İstanbul’da- tek bir karşılığı vardı: III. Richard. Daha direkt bir ifadeyle; Kevin Spacey. Oyunculuğunu defalarca ispatlamış bir ismi, ‘tiyatro tarihinin’ en zalim karakterlerinden biri olarak izlemek, onun III. Richard kılığında tüm saray eşrafıyla dalga geçercesine tahta –topallayarak da olsa– kendinden emin yürüdüğünü görmek, kışkırtıcı oyunculuğuna gülmek, 3.5 saatlik süreye rağmen, eşi bulunmaz bir fırsattı.
Mevzuun sadece ‘Hollywood yıldızı ayağımıza gelmiş’ kısmıyla ilgilenmeyenler içinse; Old Vic Tiyatrosu’nun Sam Mendes imzalı III. Richard yorumu, tertemiz bir dekor&ışık&sahneleme anlayışı ve keskin geçişleriyle, ‘kâbus sahnesi’ ve basit ama yaratıcı ‘öldürme efektleri’ gibi mizansenleriyle de akılda kalacak. 

* * *
Spacey’yi kaçıranlar üzülmesin; dikkatli bakılırsa, şehirde her daim izlenebilecek, hayranlık uyandırıcı başka performanslar da mevcut... Her pazartesi 20.30’da İKSV’nin Salon’unda ekim boyu izlenebilecek olan ‘Önce bir boşluk oldu kalp gidince, ama şimdi iyi’de misal; Esra Bezen Bilgin ‘döktürmek’ yakıştırmasının hakkını veren bir oyunculuk sergiliyor.
Talimhane Tiyatrosu’nun prömiyerini nisanda yapan oyunu, İngiliz yazar Lucy Kirkwood’un, Seçil Honeywill’in uyarlamasıyla Mehmet Ergen’in yönetmenliğinde sergileniyor. Orijinalinde Afrika-İngiltere arasındaki ‘insan ticareti köprüsü’nün mağdurlarından biri olan siyah kadının yerini, Ukrayna’dan parlak hayallerle İstanbul’a gelen Dijana almış.
Dijana’yı 1 saat 15 dakikalık oyun süresi boyunca, ‘Türkçeyi sonradan öğrenen Ukraynalı kadın’ ağzıyla, kulağı hiç tırmalamadan, doğal bir şekilde oynuyor, Bilgin. Sahnedeki üç yatak, oyunun ve Dijana’nın hayatının bölümlerinin mekânları. Fuhuşa zorlandığı yatak, ilk bölüm. Sarkastik bakışıyla kendisiyle de; yattığı, sayısı çöp kovasındaki prezervatif sayısıyla eşit erkeklerle de; neo-liberal sistemin günlük hayattaki etkileriyle de bir güzel dalga geçtiği odası burası.
İkinci yatak; kendisi gibi kaçak, Türkmen seks işçisi Bahar’la karşılaştığı nezarethane. Üçüncü yataktaki; pırıl pırıl, neşeli bir Dijana. Bu flashback sahne, Dijana’nın ‘önce dişlerine âşık olduğu’ Mustafa’yla nasıl tanıştığı (Bilgin’in kulüpte çalan Serdar Ortaç parçası eşliğinde kendinden geçtiği sahne şahane) ve ‘şimdiki zamana’ gelene kadar yaşadıklarına ayrılmış.
İnsan ticaretinin ve fuhuşa zorlanan kadının maruz kaldığı şiddet; ajitasyonun kıyısına uğramadan, cinsiyetçi klişelere kapılmadan, seyirciye küçük kahkahalar attırılarak aktarılıyor. Oyunun büyük kısmını sırtlayan Esra Bezen Bilgin “İyi ki gördük” dedirtecek bir oyunculuk sergiliyor; nezarethane arkadaşı Güliz Gençoğlu, güvensiz ve hafif ‘çatlak’ Türkmen seks işçisinde hiç sendelemiyor.
İnsan ticareti mağduru bir seks işçisinin öyküsünün ‘akbabalaşmadan’ nasıl görselleştirilebileceğine kıvamında bir örnek… Kadına yönelik şiddeti, ‘şiddetin pornografik fotoğrafları’ olmadan anlatamayacaklarını düşünenlere tavsiye edilir.

Farklı bir müzikal geliyor 

Oyun makinesi gibi çalışan genç ekip Tiyatro 0.2’den hem kendilerini, hem de seyirciyi sınayacak yeni bir hamle geliyor: ‘Disosya Harikalar Dünyası.’ Şu ana kadarki oyunlarından farkı; kendi mekânları ‘İkincikat’ın dışında oynayacakları ilk oyun, ilk büyük prodüksiyonları ve ‘kara komedi-müzikal’ olarak tanımlanabilecek alışık olmadığımız bir türe ait olması. Sami Berat Marçalı’nın yöneteceği oyun, kasım sonunda prömiyer yapacakmış. Metin, ‘in-yer-face’in ünlü isimlerinden, İskoç oyun yazarı Anthony Neilson’ın. Disosyetif bozukluğa sahip bir kadının, hastalığından kurtulmak için geçirdiği yolculuk ve o esnada başına gelenler, konu ediniliyor. ‘Güvensizlik görevlileri’, ‘günah keçisi’, ‘yemin alıcı’, ‘kral kara köpek’ gibi karakterleriyle merak uyandırıcı bir iş olacağa benzer. Beklemedeyiz…

4 Ekim 2011 Salı

Herşey çok güzel olur mu?

Yeni sezonun ilk yazısı bir yerli in your face olan 'Aşk Şarkısı' hakkında...














Çok değil, beş yıl öncesine kadar ‘memleket tiyatrosu’ mevzuu, ortak bir serzeniş eşliğinde açılırdı: “Sahne mi var doğru dürüst…” Genç tiyatrocular ‘şehir’ ya da ‘devlet’e atamazsa kapağı, ‘özellere’ ispatlayamazlarsa kendilerini kalıverirlerdi içlerindeki hevesle. Bir dert daha vardı hem: “Yerli oyun yazarımız yok!” Sonrası şu meşhur klişe: “Zaten tiyatro ölü bir sanat artık…” Üniversite tiyatrosu geleneğinden gelen yarı profesyonel gruplar (gündüz mühendis, bankacı, akşam tiyatrocu olanlar…) Beyoğlu’ndaki tek tük sahnelerde hem metin seçimleri hem de oyunculuk anlayışlarıyla alternatif bir soluk olurken, ‘okullu oyuncular’ için durum pek parlak değildi...
Memleket sathına, DOT’un cesur çeviri oyunlarıyla giriş yapan, İngiltere’den ithal ‘in your face’ (Suratına tiyatro) akımı o vakitlerde yetişti imdada. Takip eden yıllarda olanlarsa, tiyatroyu gerçekten sevenlerin içini ferahlatacak kadar dağıttı, manzaradaki pusu. Beyoğlu ve Kadıköy hattında birbiri ardına yeni mekânlar açıldı, açılıyor. Daha güzeli bu adreslerin büyük kısmı 20’li yaşlarını süren genç tiyatrocuların gözüpek girişimlerinin ürünü… Daha da güzeli var. İki yıldır, oralardan yükselen sesler sadece yabancı yazarların ‘in your face’lerine değil, yazma konusunda da ürkek davranmayan tiyatroculardan çıkan, bizden meseleleri işaret ediyor. ‘Kan, şiddet, gözyaşı ve küfürde’ sınır tanımayan, kelimenin gerçek anlamıyla seyircinin ‘suratına’ oynanan bu oyunlarda artık sadece İngiliz gençlerinin dertlerini değil, buralardan yalnızlık, şiddet, savaş, aile öyküleri de izliyoruz.
Başrolde aile var
Geçtiğimiz hafta prömiyer yapan ‘Aşk Şarkısı’ gelinen noktayı kendi başına özetleyen bir örnek. Oyun 26 yaşındaki Cihan Sağlam’ın kaleminden. Beykent Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu olan Sağlam, Asmalımescit’te küçük bir daireyi tiyatroya dönüştürmüş. Yemenici Abdüllatif Sokak’taki ‘The Club’, Sağlam’ın yazdığı dört oyuna sahne oluyor. Genç yazar-yönetmen var olan metinleri çevirmektense ‘bize ait’ bir şeyler anlatma gereği duymuş. ‘Aşk Şarkısı’ da diğer metinleri ‘Neverland’, ‘Retro’ ve ‘Stockholm’ gibi bu niyetle oluşmuş.
Geçen yıl sezonu yine ‘in your face’ tanımına girebilecek bir yerli oyun olan ‘Limonata’ ile kapatmış biri olarak, bu yıl açılışı ‘Aşk Şarkısı’ ile yapmak anlamlı oldu. ‘Aile’yi didikleyen ‘Limonata’dan sonra, ‘Aşk Şarkısı’ da merkezine ‘aileyi’ alıyor.
Figüranlık ve televizyon karşısında bira içmekten kalan zamanlarında iki oğluna küfürler savuran bir babayla erkenden ölen çilekeş bir annenin oğluyla giriyoruz hikâyeye. Bu genç adamın kendinden büyük bir eski Yeşilçam oyuncusuna abayı neden yaktığını ilk 15 dakikada anlamlandıramasak da yanıtı ‘anne eksikliği’ duygusunda buluyoruz.
Mühendislik okumuş ama müzik grubuyla ‘yırtmayı’ hayal eden, onca şiddete karşın ‘Ne de olsa babamızdır’ hissiyatındaki yumuşak huylu ağabey; onun Bosna’dan kaçmış, ‘dilsiz’ sevgilisi; kariyerinin son yıllarında ekmek parasını erotik filmlerden çıkarmış, kızı tarafından terk edilmiş orta yaşlı yalnız kadın ve umutsuz bir baba… Sağlam; genç adamın ne yapacağını bilememe halini bu karakterler arasında dönen, detayı bol bir öyküyle anlatıyor. Arada, bir ‘Her şey çok güzel olacak’ havası esiyor sahnede, aralarındaki buzları, ‘dolapta bekleyen vanilyalı dondurmanın’ eritmesini umarak…
Âşık genç Cavit Çetin Güner tüm oyunu tek başına sürükleyecek enerjide. Lakin genç adamın sevdalandığı eski Yeşilçam artisti rolündeki Serap Oral’la oyunculuk tarzları, ilk sahneden itibaren uyumsuz geliyor göze. Oral’ın, Güner’e ve diğer oyunculara kıyasla ağır akan, dramatik oyunculuğu bilinçli bir tercih değilse, yumuşatılmaya ihtiyaç duyuyor. Alanın darlığı uzun sigara ve itiş kakış sahneleri için handikap olsa da seyri asıl ağırlaştıran, 1 saat 45 dakikalık süre. ‘In your face’in olmazsa olmazı sert küfürlerse, gereğinden fazla savruluyor havaya. Baba daha az küfretse de biz seyirci olarak o gaddarlığı ve çaresizliği ziyadesiyle algılayacakmışız gibi…
Tüm bunların ötesinde oyun başka bir his uyandırıyor: Seyirciler için ‘Her şey kesinlikle daha güzel olacak.’ Belli ki aile, askerlik gibi dikenli konulara bundan sonra daha da çok korkusuz genç el uzanacak; “Yer yok, metin yok” söylenmelerinin de yavaş yavaş sonu gelecek.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Aile bazen acıtır, ama ferahlatır da...



0.2'den Limonata 



Ev yapımı limonata ferahlatır, son yudumda da kekremsi bir tat bırakır. Tıpkı içine doğduğumuz, bizi seven, çokça da üzen ailelerimiz gibi. Tıpkı Tiyatro 0.2'nin son oyununun hissettirdikleri gibi. Üç ayda bir yepyeni bir oyunla karşımıza çıkan 0.2 ekibi sezonu, tiyatronun kurucularından Sami Berat Marçalı'nın kaleminden çıkan 'Limonata' ile kapatıyor. Yerli metinlerin azlığından dem vurulduğu bir ortamda, 23 yaşındaki Marçalı'nın 'Limonata'sı, umutlanmamız adına sağlam bir gerekçe.

Mevzumuz her daim kutsal ve dokunulmaz olan, illa ki tek tip olması beklenen aile. Devlet büyükleri her birimizi bir 'genel ahlak' tornasına sokmaya çalışadursun, başka türlü aileler, her bir ailede de türlü türlü acılar, acımasızlıklar vardır. 'Limonata' bizi bu 'idealden uzak' ailelerden biriyle buluşturuyor. Ailenin kızı 'Müge' (Banu Çiçek Barutçugil) biraz tutuk, biraz içine kapanık, sırtına haddinden fazla yük almış bir genç kadın. İlk sahnede bir televizyon programında 'çok satan' romanı üzerine konuşuyor. Daha doğrusu 'reyting canavarı' sunucu konuşuyor, o onaylıyor. Evde aklı bir gidip bir gelen anneyle (Deniz Türkali) tanışıyoruz. Baba, karısını ve üç çocuğunu terk edip gitmiş. Birazdan tekerlekli sandalyesiyle sahneye gelecek olan Ege (Tevfik Şahin), bacaklarını Güneydoğu'daki savaşta bırakmış, neşeli bir genç olan erkek arkadaşıyla (Barış Gönenen) yaşıyor. Derken bir kaç yıl önce Paris'e gitmek üzere terk ettiği ailesine dönüyor evin 'üç numarası'. Herşeyi bıraktığı gibi bulacağını sanarak... Kocasının ve küçük oğlunun gitmesinin üstüne büyük oğlunun da sakat kalmasına dayanamayarak, kafasında dondurduğu bir zaman diliminde yaşayan bir anne, inanmadığı bir savaşta bacaklarını kaybettikten sonra erkek arkadaşının vicdani retçi olmasını arzulayan bir adam, sorumluluklar altında sertleşen bir abla... Eski mutlu günler, fotoğraflar, çocukluk şakaları, anne yapımı limonata, kızgınlıklar, korkular, aile içi yabancılaşma, vicdani ret, eşcinsellik, bitmeyen bir savaş... İlk yarı boyunca bir dolu mesele tek bir oyuna sıkıştırılmış gibi görünse de sonlara doğru durum toparlanıyor. Ailenin bazen nasıl da fena halde acıtan ama bazen de ferahlatan, limonata gibi bir 'şey' olduğunu anımsatıyor; oyun. Noktayı da umutlu bir finalle koyuyor. 

Yönetmenliğini genç tiyatrocu Murat Mahmutyazıcıoğlu'nun üstlendiği oyunda Deniz Türkali başta olmak üzere ekibin tamamı metnin kendilerinden beklediğini son derece başarılı bir şekilde veriyor.
İlk yarıdaki kopukluk duygusunu ve bazı ikili sahnelerdeki gereğinden fazla yüksek olan tartışma tonunu yazarın ilk oyununa nazar boncuğu olarak takıp, izlemek lazım 'Limonata'yı. Başta aile gibi 'dokunulmaz' bir konuya el attığı, en çok da 'yeni bir şeyler söylediği' için.  


18 Mayıs 2011 Çarşamba

İnsanlığın ‘tilt’ olduğu an…






Bağımsız yazar ve oyuncuların işbirliğinin ürünü olan Volt Tiyatro’su, ‘Tilt’ ile seyirciyi, sıradan insanın hayatına sızmış, gücünü kapitalist düzenden alan şiddetle yüzleştiriyor
 



“Pinball oyununu oynarken öyle bir an vardır ki topa müdahale edemezsiniz, top iki kolun tam ortasından süzülerek iner. Makineyi sallamanızın, taktiklerinizin ve tecrübenizin anlamını yitirdiği ve oyunu kaybettiğiniz an. Hikâyelerin hepsi bu ‘tilt’ olma anıyla sonlanıyor diyebiliriz.” Yazarı Ebru Nihan Celkan, Aslıhan Erguvan yönetmenliğinde, Volt Tiyatrosu tarafından sahnelenen ‘Tilt’in isim öyküsünü bu sözcüklerle anlatıyor.
Birbirinden bağımsız beş küçük öykü anlatıyor Celkan, ‘Tilt’te. İşinde gücünde, ‘normal’ bir hayatı olan seyirciye hem çok uzak, hem de kıyısından geçme ihtimalinin hiç de düşük olmadığı öyküler. İntihar etmek üzere olan iyi giyimli, birçoklarının hayalini kurduğu konforlu bir hayat süren genç adamın (Levent Can) kendini sorguladığı monologu izliyoruz ilkin. İkinci öyküde spiker (Beyza Hüseyinoğlu) sürekli sunduğu savaş haberlerinden birine bizzat şahit olduktan sonra yaşadığı ikilemle karşılaşıyor, medyanın ‘acımasız’ yüzünü temsil eden yönetmeniyle (Ömer Akgüllü) yaşadığı tartışmaya tanıklık ediyoruz. Üçüncü öyküde biri Arap (Cem Bayurgil), diğeri Amerikalı (Sezgi Mengi) iki çocuğun online olarak Playstation’da savaş oyunu oynayışlarına dahil oluyoruz. Saplantılı bir şekilde ‘joysticklere’ asılan çocukların en büyük zevki sanal da olsa öldürmek. Dördüncü bölümde İkinci Dünya savaşı sırasında annesinin yanlış ilaç kullanımı nedeniyle kolsuz kalan genç kız (Mine Tugay) ve sevgilisi (Murat Garibağaoğlu) arasındaki ürkütücü tartışma çıkıyor karşımıza. Genç kız, kendisi de toplum normlarında göre pek ‘normal’ kabul edilmeyecek sevgilisini, kendisini öldürmesi için ikna etmeye çalışıyor. Son bölümde soğukkanlı ve duygusuz devlet memuruyla (Murat Mahmutyazıcıoğlu) acılı ve şaşkın bir anne (Şerif Sezer) oturuyor bir masanın iki ucunda. İntihar bombacısı olarak can vermiş kızının cesedini (aslında parçalarını) almaya gelmiş annenin çaresizce, kızının da ‘normal’ biri olduğunu ispatlama çabası var sahnede.

‘Durdur şu playstation’ı, sokağa çık!’

Kulağa son derece ilgisiz ve bağlantısız gibi gelse de hikâyeler ‘in your face’ (Suratına tiyatro) türünde sıkça karşılaştığımız bir şey yapıp, vahşi kapitalist düzenin sıradan insana ettiklerini, sistem tarafından sarmalanan her bireyin – kendisi farkında olmasa da – nasıl zavallı hallere düştüğünün örneklerini sunuyor.
Yazar Celkan, ‘suratına’ türünü sadece içerik olarak değil biçim olarak da çok önemsediğini anlatıyor: “Hiyerarşiyi ortadan kaldırıp seyirciyle oyuncuyu karşı karşıya getiriyor, seyirci kendisini gördüklerinden ayıramıyor. Ve bu durum pek çok seyircide olan bitene müdahale etme isteği uyandırıyor. ‘Durdur şu playstation’ı ve sokağa çık, hayata karış’ dedirtiyor. İnsanların ‘Bu konu beni ilgilendirmez’ şeklindeki duruşlarını bu yöntemle zorlamak istiyorum. Seyircilerin tiyatrodan ayrılırken, girdikleri insandan farklı biri olarak salonu terk etmelerini düşlüyorum.”

Yönetmen Erguvan ise “Mesafeyi kaldırmayı seyirciyi de oyuna dâhil etmeyi, aslında
sınırların nerede başlayıp nerede bitmediğini bilmek hoşuma gidiyor. Yani oyunun tam da
içinde olmak... Savaşın, aşırı tüketimin, güç dengelerindeki sürekli değişimin ortasındayız.
Varlığımıza bu kadar anlam yüklemek saçma. Vahşiyiz, parçalıyoruz, yiyoruz. Daha çok, hep daha çok, sistemler kuruyoruz, bu sistemlerde çürüyoruz. Rahatsızım. Bir de üstüne teknolojiyle beraber vahşiliğimizi güncelleyip geliştiriyoruz. Sistem bir gün kendi kendini çökertecek. Bu oyunda hoşlanmadığım ama dile getirmek istediğim birçok şey var. Ben de dahil bazılarımıza bu vahşilik fiziki olarak dokunmasa da, bu umutsuzluk içten içe bizi yiyip bitiyor. Bu umutsuzluk, bu çıkışsızlık ortasında, görünmeyen bütün sınırların birden ortadan kalkması ve o vahşiliğin içine birebir dahil olma ihtimali, bu metni seçme nedenim oldu” diye anlatıyor, ‘Tilt’i yaratma sürecindeki ‘derdini’.

‘Şiddetin sıradanlaşması’ bile bizatihi bir klişe oldu çıktı artık evet. Yine de olan biteni yakın mesafede görmek, zihin açıcı olabilir. “İnsanlar filmlerde izledikleri ölüm ve şiddet sahnelerinden daha çok etkilenir oldu, gerçek insan hikâyeleri anlamını kaybetti. Bu korkunç değil mi? Şiddetin ve ölümlerin kabul edilebilir ve sıradan olması beni ürkütüyor. ‘Tilt’ bu korkunun yazdırdığı bir oyun” diyor, oyunu kaleme alan genç yazar Ebru Nihan Celkan. Haksız olduğunu kim iddia edebilir?


18 Nisan 2011 Pazartesi

Mideniz kasılacak, yine de izleyin!

Sıkı bir kapitalizm eleştirisi izlemeye var mısınız? Şiddetinden, sözünden, kanından, kusmuğundan sakınmayan cinsten. ‘Kebap’ sersemletecek, çarpacak sizi, midenizde kasıntılarla çıkacaksınız salondan muhtemelen… 

Memleketleri Romanya’daki sefaletten kaçıp refah içinde bir hayat kurma umuduyla İrlanda’ya göç eden üç genç; Madalina, Voicu ve Bogdan aracılığıyla gelen bu şahane kapitalizm eleştirisi vuruculuğunu iki yerden alıyor: Birincisi Romanya’dan son yıllarda çıkan en kışkırtıcı ve gerçekçi tiyatro metinlerini yaratan Gianina Carbunariu’nun imzasını taşımasından. Oyunlarında günümüz Doğu Avrupalı gencinin, sosyalizmin çöküşünün ardından hem ülkelerinde yaşadığı boşluk duygusunu, hem de batıda yaşadıkları fiziksel ve duygusal ezilmeyi seyirciye de, oyunculara da acımadan anlatıyor, Carbinariu.   

‘Kebap’ın sert ve net metnini, Zişan Uğurlu’nun ‘Actors Without Borders’ - ITONY (International Theater of New York) tiyatro topluluğunun İstanbul ayağı olarak bir araya getirdiği genç oyuncu ekibi ve sade ama yaratıcı rejisi destekliyor. Duvar dibinde sıralanmış sandalyelerde bekleyen, siyahlar içindeki erkekler ve ufak tefek bir kadın görüyoruz ilkin. Oyun boyu farklı mekânları temsil edecek sandalyeler, ilk sahnede uçak koltuğu olarak karşımızda. Yerinde duramayan genç kız (Gülce Oral), ‘cool takılan’, görsel sanatlar eğitimi almak üzere İrlanda’ya seyahat eden, kendisi gibi Romen olan Bogdan’a (Görkem Kasal) hayallerini anlatıyor: Kendisine aşık, çevresi çok geniş erkek arkadaşı Voicu (Arda Çetinkaya) onu bekliyor, Dublin’de. Şahane bir işi olacak, tabii ki de asla dönmeyecek! Bu konuda hem fikirler, Romanya’ya dönmek söz konusu değil. Sonraki sahnelerde genç kızı bekleyen şiddet ve cinsel sömürü dolu hayatın, sevgilisiyle ilişkisinin ve hemşerisiyle yollarının nasıl kesişeceğinin, üçlünün Dublin’deki hayatının detaylarına girmeyelim…  

Voicu’nun bir el şıklatmasıyla oyuna dahil olan diğerleri, ‘erkekler dünyası’. Maddy’yi seksi Doğu Avrupalı ‘fıstıklardan’ biri olarak görüp arzulayan, döven, kıza tecavüz eden ‘batılı erkek dünyasını’ temsil ediyorlar. Ama Maddy’nin, hayatını özetlerken yaptığı bir tek kişilik şovu var ki, “Erkekler güruhu olmasaymış da genç kadının maruz kaldıklarını rahatlıkla sindirebilirmişiz” dedirtiyor. Gülce Oral, oyun boyu şekilden şekle giriyor. Çoğu kez yarı çıplak haldeki vücudu sürekli hırpalanırken, Oral ses ve beden kontrolünü kaybetmeden, izleyiciyi hayrete sokan bir performans sergiliyor.  
Öykü; porno ve fantezi dünyasına hapsolan, reşit bile olmayan bir göçmen kadına odaklanmış olsa da sonlara doğru iki erkek göçmenin çıkışsız hallerine de yakınlaşıyor. Feminist bir tercih olduğu açık, yine de Voici ile Bogdan’ın ‘anne yemeği hasreti’ ve ‘yalnızlık’ dertlerine sokulmuşken, aynı kapitalizmin erkekleri de ne beter hallere soktuğu biraz daha deşilseymiş diye geçiriyor insan içinden.
Velhasıl, seyri ve hazmı zor olacak ama izleyin. Bir de tüyo; bu oyunda kimse selama çıkmıyor. Çünkü anlattıklarında alkış bekleyen bir durum yok…